https://twitter.com/Sibelozbudun

“Öyle mahzun bakma çocuk
‘Devletin ve milletin bekası’ zedelenir.”
(A. Hicri İzgören.)

Bazı kavramlar vardır, Türkçeleştiremezsiniz bir türlü… Hep biraz ayrıksı, biraz aykırı, biraz yabancı dururlar, sırıtır, kulağı tırmalarlar… “Süper” gibi; o bir türlü doğru yazılamayan “karoser” gibi, “ombudsman” gibi… Bunları “yerlileştirme” çabaları çoğunlukla acı bir şakaya dönüşür: “Demokrat” örneğin, yerlileşirken “demirkırat”a dönüşüverir… 
Ama bazı kavramlar, bir anda karşılıklarını bulurlar; yerleşirler, ve sanki ezelden beri tek bir anlamın yükünü sırtlanmış gibi, sanki hiç başka bir anlamları olmamış gibi gösterilenleriyle bütünleşirler.
“Desaparecido/missing/kayıp” bu tür kavramlardan. En azından bu ülke insanlarının hatırı sayılır bir bölümü için... Onlar bu sözcüğü duyduklarında akıllarına kayıp cüzdanları, çorapları, ne bileyim, kayıp kimlikleri, sürücü belgeleri gelmiyor. “Kayıp” onlar için nerede olduğu, başına ne geldiği meçhul bir sevilen. Bir evlat, bir torun, bir kardeş, bir ana, bir baba, bir eş, bir sevgili, bir yeğen, bir amca ya da dayıoğlu/kızı… Belki en son beyaz bir Toros’a bindirilirken görülen… Belki gecenin bir yarısında resmî görevlilerin kapıdan alıp götürdüğü… sonraysa başvurdukları her karakoldan, her nezarethaneden, her garnizondan, her hastaneden eli boş döndükleri… Günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca “belki gelir” diye kapınıza kilit vurmadan, kulağınız kirişte uyudukları, Yıllar geçtikçe kendilerine dahi dillendirmekten çekindikleri, hep inkâr ettikleri o korkunç olasılığın beyinlerini kemirmeye koyulduğu… Ve sonunda “bari ziyaret edeceğim, çiçek bırakacağım bir mezarı olsaydı…”ya teslim oldukları… 
Ne kadar da çoklar… Ve bu coğrafyada ne kadar kök salmışlar...
Mehmet Özer yönetiminde AFSAD Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Atölyesi ve İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon, ortak bir çalışmayla onları gözle görünür, elle tutulur hâle getiren bir yapıt çıkardı ortaya: Gözaltında Kayıplar: Cumartesi Anneleri – Cumartesi İnsanları. 
Beyaz yazmalarıyla kar demeden, kış demeden her cumartesi öğle saatlerinde ellerinde sevdiklerinin resimleriyle Galatasaray Lisesi önünde sessizce dikilen ve yalnızca devletten, yalnızca sorumlulardan değil, aynı zamanda sağır ve dilsiz toplumdan da hesap soran o sessiz çığlık, şimdi 549 sayfalık, insanı altüst eden fotoğraflarla bezeli bir anıt-kitap olarak boy verdi. 
Akıbetleri devletin soğuk, ölümcül dehlizlerinde meçhule karışmış insanların gayrıresmî tarihi… Dünü bugüne bağlayan. Bize bizi, bizim olanı, bizim insanlarımızı anlatan… 1915 Ermeni soykırımında yitip gidenlerle, Latin Amerika’nın askerî rejimlerinin kaybettikleriyle kardeşliğimizi belgeleyen… 1915’te İstanbul’dan Anadolu içlerine doğru sürgün edilirken “kaybedilen” Ermeni eczacı Hagop Terziyan’la 12 Eylül darbesinin ertesi günü, 13 Eylül’de evinden alınıp bir daha asla geri dönmeyen, Berfo Ana’nın Cemil Kırbayır’ın aslında bir ve lanetli mekanizmanın çarklarında yitirilmiş iki kardeş olduğunu bize anlatan…
Neler, kimler yok ki Gözaltında Kayıplar’da… Latin Amerika’nın desaparecido (kayıp)’ları… 1915 Ermeni Soykırımı’nda yitip gidenler… 12 Eylül rejimince kaybedilenler… 1990’ların kirli savaşında devletin resmî ya da paramiliter güçlerince yok edilenler… Onlardan geriye kalanlar: afili bir fotoğraf, bir mektup, bir çizim… Kayıpların parça parça ettiği, ve ancak yitik sevdikleri için giriştikleri ısrarlı mücadelede kendilerini yeniden bulan yakınlarının, anaların, babaların, eşlerin, kardeşlerin tanıklıkları, duyguları, öfkeleri, haykırışları… Gözaltında kaybedilen ya da Cumartesi Alanı’nda büyüyen çocuklar… İnsan hakları savunucularının, Cumartesi İnsanları’nın, gazetecilerin söyledikleri… Şiirler… Ve her biri ciltlerce kitabın anlatamayacağını anlatan fotoğraf kareleri… 
Ne yapın yapın, edinin bu kitabı. Asla kitaplığınızın tozlu raflarına kaldırmayın. Hep elinizin erişebileceği bir yerde dursun. Arada bir çevirin sayfalarını. Bir aile albümünü karıştırır gibi çevirin. Bir mektubu, bir söyleşiyi, bir şiiri okuyun. Ve o fotoğraf karelerine bakın. Derin derin, uzun uzun bakın. Sevdaları müsadere edilmiş gencecik kadınların, beyaz yazmalı anaların, yüreğinde bir ağaç devrilmiş babaların, analarının, babalarının bir mucize günü çıktıkları o uzun yolculuktan geri dönmesini bekleyen çocukların gözlerine bakın… O yerleşik acıyı, o devasa özlemi, o -şimdilik- ket vurulmuş, zincirlerinden boşanacağı günü bekleyen öfkeyi, o kararlılığı, o gururu görün: alt tarafı bir çift göze bu kadar duygu mu sığar, tanrım? 

BİR DAHA ASLA  DİYEBİLMEK İÇİN GÖZALTINDA KAYIPLAR
Onlara AFSAD’lı fotoğrafçıların objektifinden bakın… Göreceğiniz, kendi suretinizdir. Göreceğiniz, biz’dir… Bu ülkede eşitlikçi, özgür, insanca, kardeşçe bir yaşamı özleyen bir uçsuz bucaksız aile… 
Her bir kaybı yüreğinizde hissedin… Berfo Ana, ananız olsun. Süleyman Cihan, ağabeyiniz. Üniversiteli Cüneyt Aydınlar kardeşiniz. Kürdistan’ın küçük kayıpları sizin çocuklarınız olsun. 1990’ın o şom yıllarında, uzun aramalar sonucu bir kısmının kemiklerine erişilen, bazılarına ne olduğu ise hâlâ bilinemeyen genç Kürt kadınları, Makbule Ökdem, Ayten Öztürk, Hamide Şarlı kız kardeşleriniz olsun. Ve dişlerinizin arasından fısıldayın kendi kendinize: BİR DAHA ASLA! BİR DAHA ASLA!
Ve şimdiye dek yapmadıysanız, ilk Cumartesi, öğlen saatlerinde sokağa çıkıp soluğu Galatasaray Lisesi’nin önünde alın. “BİR DAHA ASLA”nın orada ete-kemiğe büründüğünü, bir haykırışa dönüştüğünü göreceksiniz. Bedeninizi onların yanına katın. 
Çünkü Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “Seni hangi türkü ağlatıyorsa/ Hangi söz vuruyorsa taa yüreğinden/ Oradadır işte o./ İyi bak ona!” dizeleriyle betimlenen ve içinde dönenip durduğumuz uğursuz “gözaltında kayıplar”, “faili meçhuller”, “köy yakmalar”, etkisiz hâle getirmeler”, sarmalını kırabilmenin tek yolu bu. 
Bu yolu yüreklerimize nakşettiğiniz için sizlere şükran olsun, yüreklerinize sağlık, AFSAD ve İHD…